İSMAİLAĞA AŞIKLARININ SİTESİ
  Süleymancıların İç Yüzü
 

 
İşte sizin ehl-i sünnet ve cemaat yolunda giden ve hak tarikat sandığınız Süleymancıların İçyüzü:
Allah-ü Teâlâ cc. bir hadis-i kutside şöyle buyurmaktadır:
“Her kim benim veli kullarıma düşmanlık ederse, ben de ona harp açarım.” (Buhârî)
Hazret-i Allah'ın Resul'üne ve Dostlarına alenen harp ilân eden bu sapık cemaate siz hâlâ harp ilân etmeyecek misiniz? Kendilerini bi şey sanan bu kendini beğenmişleri araştırıp ne mal olduklarını görmeyecek misiniz? Büyük mürşidleri inkar eden bu sapık cemaati yok etmeyecek misiniz? Yoksa hala onları hak cemaat sanıp kulaklarınızı mı tıkayacaksınız?

Süleymancıların Gerçek Yüzleri:
“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki,
bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler.
Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyurur:
‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.’”

(Tirmizî)
           Allah-ü Teâlâ En’am sûre-i şerif’i 159. Âyet-i kerime’sinde onları kulluğuna kabul etmediğini, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e haber veriyor:       
          “Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O yaptıklarını kendilerine haber verecektir.”
            Yani “Ben onlardan ilgimi kestim, sen de kes!” Bunu kat’i olarak bildiriyor.
            Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif’lerinde:     
            “Ayrılık yapan bizden değildir.” buyuruyorlar. (Münâvî)
            Allah-u Teâlâ kulluğundan, Resulullah Aleyhisselâm da ümmetliğinden çıkarmış oldu.
            Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
            “Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb’inizim. O halde benden korkun.
            Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.
            Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!
            Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 52-56)
            Allah-u Teâlâ’nın çizdiği hudutları çiğneyerek dinden çıkan bu bölücülerin durumlarını şimdi izah ediyoruz:
            “Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb’inizim. O halde benden korkun.” (Mü’minun: 52)
            Allah-u Teâlâ burada bir hudut çevirdi.
            Âyet-i kerime’sinde buyuruyor:         
            “Allah’a tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rüku ve secde edenler, iyiliği teşvik edip kötülükten vazgeçirmeye çalışanlar ve Allah’ın hududunu koruyanlar var ya, işte bu müminleri müjdele.” (Tevbe: 112)
            Bunlar bu emr-i ilâhî’ye itaat etmediler ve bu hududu muhafaza etmediler. Yetmişüç fırkadan yetmişikisi huduttan çıktılar. Nasıl çıktılar? “Ben de varım! Ben de varım! Ben de varım!” demekle bu ilâhi huduttan çıkmış oldular.
            Her biri birer isim yaptı. Kendi zan kitabına ve kendi dinine göre tâbi oldu. Allah-u Teâlâ’nın emrine uymadığından ve ters düştüğünden dinden çıktılar.
            “Amma ne var ki, insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir.” (Mü’minun: 53)
            Bu Âyet-i kerime’lere dikkat edin! Bunlar İslâm’dan çıktıktan sonra kendi dinlerine ve kendi kitaplarına göre hüküm veriyorlar. Böylece dinden çıkıyorlar ve bundan pek memnundurlar, aralarında bununla seviniyorlar.
            “Şimdi sen onları bir süreye kadar kendi sapıklıkları ile başbaşa bırak!” (Mü’minun: 54)
            Allah-u Teâlâ burada bunların sapıklığa düştüklerini açık açık beyan buyururken, siz bunları nasıl olur da İslâm olarak kabul ediyorsunuz?
            “Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır, onlar işin farkında değiller.” (Mü’minun: 55-56)
            Allah-u Teâlâ’nın haklarında verdiği hüküm bu. Ne onlar bu işin farkında, ne de sizler!..
            Süleyman Efendi ilk çıktığı zaman talebelere Kur’an-ı Kerim ve Arabiyyet okutuyor diye, halk büyük bir iştiyak ile iştirak etti. Ve fakat bu çok sürmedi. Öyle korkunç türemeler türedi ki imandan zerresi dahi kalmadı.
            Damadı Kemal Kacar kendi dinini kurunca: “Bizim dinimize göre fâiz helâldir.” diyerek fâizin helâl olduğunu ilân etti.
            Süleymancılar bu inkârlarını alevlendirerek bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyurdular, halkı fâize bulaştırdılar.
            Sûretî imanda olanların nefislerine cazip geldi, onların arzularına uydular ve fâize bulaştılar. Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm ile harbe tutuştular ve fakat O Kahhar’dır, bunların hepsini kahretmeye Kâdir-i mutlak’tır. Hem sıfatını değiştirir hem de Veyl deresine atar.
            Fâize çığır açtılar. Böylece fâiz kapılarını açtılar, imanı zayıf olanların hepsi o kapıdan dışarı çıktı. İlk defa fâizin helâl olduğunu onlar söylediler. Para, öşür ne varsa topladılar, böylece ilk çığırı açmış oldular.
            Oysa fâizin azı da çoğu da İslâm dinine göre şiddetle haramdır.
            Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
            “Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve peygamberine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279)
            Onların Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân etmelerinin mânâsı; Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a en büyük isyan ve tuğyanda bulunmanın ifadesi demektir. Böyle bir durumda, Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân edip büyük isyanda bulunanlara müslüman denir mi?
            Dilenci olarak nerede bir talebe görseniz, bilin ki Süleymancılar’dandır. Her tarafı işgal etmişlerdi. Önderleri de mercedes arabalarla sanayi çarşılarında dükkan dükkan gezerlerdi.
            Onların dinleri Süleymancılık, imanları para olduğu için, bütün gayeleri madde idi, icabettiği zaman gasptı. Böylece bütün sahayı istilâ etmeye çalışıyorlardı. Din-i İslâm’ı âlet ederek koyun postuna bürünen bunlar, halkı kaz yerine koyup yoluyor ve soyuyorlardı.
            Çeşitli kurnazlıklarla mallarını gasbediyorlardı.
            Bu sapıtıcı nankörlerin halkı nasıl soyduklarını, yolduklarını, dinlerinin para olduğunu geçimlerinin dilencilik olduğunu ve halkı soyup yolduklarını biliyorsunuz.
            Onlar doğru yolda olsalardı Yâsin sûre-i şerif’inin 21. Âyet-i kerime’si mucibince kimseden para dilenemezlerdi.
            Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
            “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
            O ise para toplayıp trilyonlarca lirayı fakirin hakkı olduğu halde binaya, lükse, süse harcamış, müslümanların yaptırdığı cami ve Kur’an kurslarını gasp etmişlerdir.
            Birkaç çocuk âlet ederek, güyâ İslâm dinini öğretiyorlarmış gibi göstererek onlara Süleymancılık dinini aşılıyorlar. Hem talebelere yardım adı altında, onları âlet ederek zekât, öşür, fitre, kurban derisi... topluyorlar, hem de ayrıca talebelerden para alıyorlar. Halk da hâlâ onları müslüman zannediyor.
            Bu dilenen küfür ehli, bu mücahidlerin cihadı ile yok oldular.
            Muhtelif memleketlere kitap yayma turlarına çıkan bu akıncı bayraklılar, bu mücahidler diyorlar ki:
            “Gittiğimiz yerlerdeki Süleymancılar bize ateş püskürüyorlar.”
            Evet doğrudur. Zira mâlum maskeleri düştü, küfürleri meydana çıktı, gelirleri kesildi, yurtları boşaldı. Ne dilenebiliyorlar, ne de halkı kaz yerine koyup soyabiliyorlar.
            Halkı bu koyun postuna bürünen, dini dünyaya âlet eden kurtların şerrinden kurtardık, zararsız hale getirdik. Halkı onların yolmasından kurtardığımız için Allah-u Teâlâ’ya ne kadar şükrediyorlar ve bizlere teşekkür ediyorlar.
            Bir kitap alan, yerine iki kitap alıyor, hem kendisini hem de beşeriyeti uyandırmak için.
            Bir polis müdürü teessüründen Süleymancılar’ın gizli dosyalarını gösterdi. İstedikleri sayıya ulaştıkları zaman önce hâkimleri ve sırası ile hükümet erkanını derece derece katledeceklerine, böylece idareyi ele alacaklarına dair plânları vardı.
            Gerçekten bu küfür ehli bekledikleri fırsatı elde edemediler. Edebilselerdi hiç şüphe yok ki Hizbülvahşet’ten geri kalmazlardı. Bunların katliamları daha büyük olacaktı. Gizli raporlarında bu durum açıkça görülmektedir. Fakat Allah-u Teâlâ onlara bu fırsatı vermedi.
            Hizbülvahşetten sonra en büyük tehlikeyi Süleymancılar’dan bekleyin. Bunlar gizli kurulmuştur. Mücadele etmek istiyorlar, intikam almak istiyorlar. Mahkeme kararlarını görün, içyüzlerini öğrenin! Onların müslüman olmadığını şuradan anlarız ki, Âyet-i kerime’leri mahkemeye dahi şikâyet ettiler.
            “Dinleri Süleymancılık, İmanları Para, Has Huyları Gasp, Meslekleri de Dilencilik Olan Süleymancıların İçyüzü” adlı kitabı okuyan ayıldı, onların ne olduklarını öğrendi, bu kitap onların bellerini kırdı.
            Bunlar da diğer bölücüler gibi din ve vatan düşmanlarıdırlar. Oysa devlet ittifaktan doğar, devletsizlik ise nifaktan.
            Dinimizin ve vatanımızın müdafaası için üzerlerine amansız yürüdük ve kurdukları dinlerini kuruttuk. Hakikatin karşısında tutunamadılar.
            Artık ne vahşet yapabilirler, ne gasp, ne de soygunculuk! Zira halk gözünü açtı. İçlerindeki büyük ahlâksızlığı gördü. Çocuklarını o batağa göndermez, emniyet etmez oldu. Yurtları boş kaldı. Kurdukları tuzakları dağıldı, foyaları meydana çıktı, menfaatleri kesildi.
            Zira talebelerini âlet edip dilenirlerdi. O masum yavruları âlet edip hiç çalışmadan halkın sırtından geçinirlerdi. Geçimleri bu olduğu için feveran ediyorlar.
            Şu kadar var ki koyun postuna bürünen bu kurtlar, sanki talebeleri varmış gibi gerek fındık harmanlarına gidiyorlar; köy köy gezip fındık, mısır, buğday vs. her üründen arabalarla toplayıp onunla geçiniyorlar.
            Dikkat ederseniz bu dilenciliklerini görürsünüz ve icraatlarından ikrah edersiniz.
            Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
            “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” buyuruyor. (Yâsin: 21)
            Bunu bütün bölücüler yapıyor. Halkın bir taraftan imanlarını, bir taraftan maddesini alarak kanlarını emiyorlar. Her fırsatta kötü icraatlarını ve iftiralarını sürdürüyorlar.
            Halkın hem imanını hem de maddesini, bu koyun postuna bürünen kurtlardan kurtarmaya çalışıyoruz.
            Bunların malum maskeleri düşünce, küfürleri meydana çıkınca, çanlarına ot tıkanıp gelirleri kesilince; bu sefer bir başka yola başvurdular.
            Vakıf sohbetine gelen bazı arabaların, güya rahatsız etmek için plâka numaraları alındı ve ilgili mercîlere duyuruldu. Adapazarı Emniyet Müdürüne bu hususta müracaat ettiğimizde haberi olmadığı görüldü. Yapılan tetkikten anlaşıldı ki Süleymancılar’a mensup polisler bu tertibatı kurmuşlar. Daha önce kadrolara yerleştirdikleri bölücüler bu hareketi yapıyor. Bu bölücülerin emniyet kadrolarına alınması ile, tükenmişliğin verdiği can havli ile sağa sola iftira atmakla geçiriyorlar. Her fırsatta bölücü icraatlar yapıyorlar. Kendilerini haklı çıkarabilmek, haklı sayılabilmek için iftira olsun, fitne olsun, ne lâzımsa yapıyorlar.
En Büyük Tehlike:
         Süleymancılar Teröristlerden de hiç aşağı değildirler. Kendilerine PKK'lı adını verenler ne kadar tehlikeli ise, Süleymancılar da o kadar tehlikelidir. Bunların hepsi dinimizi ve vatanımızı bölmek isteyenlerdir, ellerine fırsat geçse onlardan hiç aşağı kalmayacaklar.
          Aslında onlar daha evvel bir değil, on kadar mahkemelere Hazret-i Allah’ı, Kelâmullah’ı ve Resulullah Aleyhisselâm’ı şikâyet etmişlerdi.
         Adil-i mutlak olan Hazret-i Allah’ı mahkemeye verip şikâyet eden, Hâlık-ı Azimüşşan’ı mahlûkuna dâvâ eden, Kelâmullah’ın haklarında verdiği hükmü inkâr edip beğenmeyen, Âyet-i kerime’leri numara numara mahkemeye veren Süleymancılar, fâizi helâl ilân ettikleri gibi, din-i İslâm’ın haklarında verdiği hükme, itiraz ve inkâr ettiler. Hazret-i Allah ve Resul’üne alenen harp ilân ettiler.
        Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
       “Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın.” (Bakara: 278)
        Allah-u Teâlâ müminlerin iman etmiş olabilmeleri için fâizi terk etmelerini şart koşuyor ve imanı fâizi bırakmaya bağlıyor. Allah’tan korkup da arta kalan fâizden vazgeçmedikleri takdirde imanla alâkaları kalmıyor. Onlar her ne kadar mümin olduklarını iddiâ etseler de mümin değildirler. Allah-u Teâlâ’nın beyanı, şüphe bırakmayacak şekilde açıktır ve katidir.
       “Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve peygamberine açılmış bir savaş olduğunu bilin.” (Bakara: 279)
       Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân etmek Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a en büyük isyan ve tuğyandır. Hazret-i Allah ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân edip isyan ve tuğyanda bulunanlara müslüman denir mi?
        Dışarıdaki kâfirlere her zaman savaş açmak zaruri ve gerekli olmadığı halde, bunlarla mücadele etmek kayıtsız şartsız vacip kılınmıştır.
        “Eğer fâiz almaktan tevbe ederseniz, ana paranız yine sizindir. Böylece ne kimseye haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara: 279)
        Fakat tevbe etmezseniz, dinden çıkmanızdan dolayı ilâhî harbe muhatap olmakla kendinize yazık etmiş olursunuz.
        Hükmü yalnızca fâizi ilgilendiriyor gibi görünen bu Âyet-i kerime’ler, muhtevası ve delâleti bakımından bir çok yasaklara âit hükümleri de içine almaktadır.
        Fâizciler hakkında buyurulan hem lafzî hem de mânevî bu şiddetli tehditler, hemen hemen hiçbir tahrim âyetinde yer almış değildir.
      Hazret-i Allah’a ve Resul’üne harp ilân etmiş olan bu gibi kimseler en şiddetli bir dil ile lânetlenmişlerdir.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde fâizi şiddetle yasaklamıştır:
       “Fâizi yemeyiniz!” (Âl-i imran: 130)
        Fâiz kesinlikle haram olduğu için, haram bir fiili işlemek Allah-u Teâlâ’nın cezasını mucip olur, fâiz yemek de cezayı gerektirir. Fâiz yiyenler dünyada ve ahirette bu suçun ağır cezasını çekerler.
       Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
       “Fâiz yiyenler: ‘Fâiz ticaret gibidir.’ dedikleri için kıyamet günü kabirlerinden şeytan çarpmış gibi ihtiyaçlar içinde kalkacaklardır.
        Oysa, Allah alış-verişi helâl, fâizi haram kılmıştır.” (Bakara: 275)
        Allah-u Teâlâ fâizi ve fâizin girdiği bütün kazanç yollarını kesin olarak haram kıldığı halde; fâiz ile alış-veriş yapıp insanların kanlarını emenler, menfaatleri doğrultusunda fâiz alıp-vermekten çekinmeyenler, Âyet-i kerime’de belirtildiği üzere kıyamet günü kabirlerinden delirmiş gibi perişanlık içinde kalkarlar. Kör gibi, el yordamıyla hareket eden kimse gibi sağa sola yıkıla yıkıla çaresiz olarak dolaşırlar. En çirkin ve en kötü bir görünümle mahşer yerinde teşhir edilirler. Bu hâl onların ayrıca özelliği olacaktır.
       Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Miraç gecesinde fâizcileri Âyet-i kerime’nin tasvir ettiği şekilde görmüştür.
       “Bundan böyle kime Rabb’inden bir öğüt gelir ve fâizcilikten vazgeçerse, geçmiş günahları kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a âittir.
        Kim de tekrar fâize dönerse onlar cehennemliktirler. Orada ebedi olarak kalacaklardır.” (Bakara: 275)
        Zira onlar fâizi helâl görmek suretiyle küfürdedirler. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın haram kıldığı bir hükmü helâl gören kimse kâfirdir.
        “Allah fâizle kazanılanı eksiltir, bereketini tamamen giderir. Sadakası verilen malları ise artırır. Allah küfran-ı nimette bulunan günahkâr hiç kimseyi sevmez.” (Bakara: 276)
         Fâizi helâl kılarak, fâiz yiyerek isyana devam etmek suretiyle küfrü gittikçe büyüyen, artan ve katmerleşen hiç kimseyi sevmez, aksine nefret eder.
        Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde mümin kullarına hitap ederek fâiz almayı ve kat kat fâiz yemeyi kesin olarak yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
       “Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak fâizi yemeyiniz, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i imran: 130)
       Fâizin kat kat artırılması, bir borca geçmişi eklene eklene fâizin ana para kadar veya daha çok miktarı bulması demektir. Sonuç olarak fâizin azı da çoğu da haramdır.
       Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

       “Fâiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. Bunların en hafifi, kişinin anası ile zinâ etmesi gibidir.” (İbn-i Mâce: 2274)

BEN BİR SÜLEYMANCI İDİM
Satıcı: Nigar Sahaf
Ürün Kodu: 23160
Fiyatı: 17.00 YTL
Kargo: Alıcıya Ait

Bu ürünümüz devamlı satılmaktadır...

Süleymancıların gerçek yönlerini anlatan en güzel kitap. Mutlaka alın, okuyun. Ve görün...
BEN BİR SÜLEYMANCI İDİM

Yazarı: KOZAN İmamı, MUSTAFA AKYILDIZ
Çeviren: Mehmet DURUKAN 
Hazırlayan:  Mehmet DURUKAN 

Yayınevi: Yeni Savaş Matbaası
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1969

Dili: Türkçe
Özellikler:
Cildi: Karton Kapaklı
Durum: İkinci El
Kondisyon: Temiz Kondisyon(Temiz)


Açıklama:"Bu kitabımın çıkmaması için Süleymancılar bana çok yalvardılar. Ama batıldan dönmedikleri için hakkı ve hakikatı görmeniz için bu kitabı yayınladım."

Kaynak: Ben Bir Süleymancı İdim - Mustafa Akyıldız, 2.Baskı, Uzman Matbaası, Ankara 1978
  1. Süleymancılar'ın ibadet sistemleri (S.21-22)
Hacı Süleyman Efendi'ye "Hâtemü'l-evliyâ" derler.
Yani velîlerin sonu. Artık Kıyamet'e kadar eviyâ gelmeye-' ceğine, diğer tarikatların tamamen bâtıl; diğer insanların dalâlette; Imam-Hatip okulu; Yüksek islâm enstitüsü; îlâhiyet Fakültesinin Deccal mektepleri, bir çok partiler komünist, kendilerinin irfan ve Mehdi ordusu aldıklarını, Hacı Süleyman Efendiye intisap edenin ve rabıta yapanın doğrudan doğruya Cennetlik, sırlarını dışan çıkaranların katli vacip; iftira hakaret ve yalan söylemek helâl; Hacı Süleyman Efendinin şahsına yapılan ibadetlere "Rabıta" ismi verilerek gizli tutulur. Bu bir sırdır. Sırrı söyleyen dinden çıkar, kâfir olur. Manevî darbeyi yer. Gökten atılanın bir parçası belki bulunursa da bizim sırrımızı söyleyenin dünyada ve Ahiret'te bir parçası dahi bulunmaz. Hacı Süleyman Efendin'in Mehdi olduğuna kat'î delille inanırlar. Rabıta ismi vererek beş vakit namaz insan üzerinde nasıl farz ise o şahsa ibadet en aşağı bir defa olmak üzere farz kabul ederler. Aksi takdirde bunu yapmayanı Müslüman olarak tanımazlar. Kim çok rabıta yaparsa o teşkilâtça en makbul insandır. Çabuk ilim sahibi olur. isterse derse çalışma­ sın. Hepsi rabıta yapmaya bakar. Bu rabıtanın bir âyetle sabit olduğunu söylerler, ibadet şeklini kitabın sonunda bir misalle anlatacağım. Hacı Süleyman Efendi'ye yapılan bu ibadet vasıtasiyle insanların, feyiz; nur ilim sahibi olduğuna inanıyor­ lar. Aksi takdirde Allah'a olan ibâdetin kabul olunmayacağına, Süleyman Efendi vasıtasiyle olacağına kayıtsız şartsız çocukları inandırıyorlar, inandıkları takdirde yıllarca ilim okusa ilim sahibi olmayacağını böyle yaparsa calısmasıdahi âlim olacağını; başı dara geldiğinde derhal rabıta yapacağını; va'z vermek için kürsüye çıkarken seni konuşturan "o'dur" derler.
  1. Nakşi tarikatına mensup olan Süleymancılık'taki Rabıta şekli (S.37-38)
 Ve baştan sona Süleymancılık'taki Rabıtayı şu şekilde kısaca anlattım:
-Efendim, insan vücudunda yedi aza vardır. Bu temiz olmadıkça insan Müslüman olamaz. Yedi azaya yedi istiğfar ile günahtan temizlendi. Yedi Salâvat-ı Şerife ile kalay landı.Üstacılığa göre, ,bu rabıta için bir de Âyet nazil olmuştur ki, Âl-i İ mran'ın son âyetidir. Bu Âyet okunacak; gözler yumulacak, insan başına battaniye veya yorgan gibi bir şey örtülecek. Daha önce verilen fotoğraf göz önünde tutularak istanbul'a gidilecektir. Fatih Camisi açılacak ve üstadın huzuruna girilecek Hacı Süleyman Efendiyi orada diz çökmüş bir hâlde, Güneşin dünyaya saçtığı ışıklar gibi ışık saçan bir halde dünyaya ilim saçıyor göreceksin. Orası bir ilim deposu. Hoca Efendinin bu hâlinde: -Destur ya Üstaz, deyip elini öpüp sağ dizini dizinin arasına alıp sıkacaksın. O anda göreceksin ki, bütün biraderler gelmiş ilmini alıyor. Burada ilim alma şekillerinin de kısımları vardır. Bir kısmı manevî bir fişi üstazın kalbine sokarak ilmi kendi kalbine aktarır. Bir kısmı da kalbini Efendi Hazretleri'nin balbine aktarır. Bir kısmı da kalbini Efendi Hazretleri'nin zılık gibi akıtır. Bir kısmı da kendi kalbini üstadın kalbinin altına tava gibi sürerek, efendi hazretlerinin kalbinden ilim doldurur ve: "Yâ Üstaz! Benim de nasibimi ver. Elimi boş çevirme" diye yalvarır.
İlim alma şekli kısaca budur. Bu şekil bitince bin defa "Allah" diyeceksin burada dil ile "Allah" denmez. Dilini üst damağına yapıştırıp kendi kalbinde küçük bir "Allah" yazısı Efendi Hazretleri'nin kalbinde büyük bir "ALLAH" yazısı kendi kalbindeki Allah lafzını durmadan üstazın kalbindeki Allah lâfzına vuracaksın ve bir taraftan da tesbih çekeceksin. Bu şekilde her teşbih 70.000 saydır ve bin teşbih böylece çekilir. Sonunda Üç İhlâs bir Fatiha okuyup Efendi Hazretleri' nin ruhunu bağışlarsın.
 
  Bugün 31 ziyaretçi (37 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=